Futbol Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2015 Pazartesi

O ŞİMDİ NEREDE? İLHAN ŞAHİ*

(ÜMRANİYESPOR: 2. LİG BEYAZ GRUP)

17 yıldır liglerde çift yönlü orta saha oynamasına rağmen futbola başladığı Beşiktaş alt yapısı ve Türkiye Şampiyonluğu ile Dünya 6’ncılığı yaşadığı Çavuşoğlu Lisesi’nde libero olarak yetişti. A Takıma çıkış sürecinde mevkisi değişirken siyah beyazlıların şampiyonluktan uzak geçirdiği 99-2002 yılları arasındaki 3 sezonda kadrodaydı. Transfer furyası ve futbolcu sirkülasyonunda yeterince şans bulamadı ve Göztepe’ye kiralandı. Göz-Göz küme düşmesine rağmen 12 maçta oynadı ve kendi adına iyi maçlar çıkarttı. Ama yeterli görülmemiş olacak ki Beşiktaş’tan ayrıldı ve 2003 yılında dönemin 2. Lig A Kategorisi takımlarından Büyükşehir Belediyespor’a transfer oldu.

İstanbul ekibinde iyi bir süreç geçirdi ve 4’üncü sezonunda Abdullah Avcı’nın takımın başına geçmesiyle Süper Lig’e yükseldi. Şampiyonluğa 25 maçta orta saha oyuncusu olarak 6 gollük katkı yaptı. Ertesi yıl Süper Lig’de 15 maçta süre aldı ve tekrar alt ligin yolunu tuttu. Bolu’daki vasat bir buçuk sezonun ardından 2. Lig’de olmasına rağmen büyük yatırımlar yapan Göztepe’ye transfer oldu ve kariyerinin en harika dönemini geçirdi. Sarı kırmızılıların şampiyonluğunda takımın yıldızlarından biri olarak 13 gol attı. Ertesi sezon ligin en golcü orta sahası olarak tabelayı 11 kez değiştirdi takımının lehine. Sonraki sezon bir devreliğine Kartalspor’a gitti ve ardından yine lig düştü. 2 yıl kendi semt takımı olan Pendikspor’a transfer oldu ve 2. Lig’de şampiyonluk yarışı verdi.

Geçen sezon skor katkısını iyice abarttı ve Play-off oynadığı takımıyla 17 kez gol sevinci yaşadı. Ve hala orta saha oyuncusuyken bunları yaptı. Sezon başında 2. Lig’de yine şampiyonluk yarışındaki Ümraniyespor’a transfer oldu. Artık 35’ine geldi ama hala çok fit ve şarap misali yıllandıkça kalitesi artan bir orta saha olarak harika futbol oynamaya devam ediyor. Hem Beşiktaş hem de Türk futbolu için sistem ve düzen eksikliği nedeniyle modern bir box to box orta sahayı hak ettiği seviyede göremedi. İnsan 2002’den sonra Beşiktaş’ta kalıp 2 sezon Mircia Lucescu ile çalışma şansını yakalasaydı diye hayıflanmıyor değil. Kim bilir, belki de o zaman başka bir kariyere şahitlik ederdik.
*FourFourTwo Dergisi Kasım 2015 Sayısında Yayımlanmıştır.

12 Kasım 2015 Perşembe

Şenol Güneş’in futbol duruşu!*


Zordur Türkiye futbol ortamında Don Kişot olmak. Rüzgara karşı hiç bıkmadan, usanmadan ve belki de biraz inadına doğru bildiği yolda ilerlemek. Her an, her ortamda, her çalıştığı takımda ve her dönemde aynı yerde durmak... Epey bedel ödersiniz, yıpranırsınız. Yıprandıkça da agresifleşir ve daha da sertleşir diliniz, haliniz, tavrınız. Bir de kabul görmeme halidir Şenol Güneş’inki. Bir türlü 3 büyükler cenahında rağbet görmemiştir. Bu sezon başına kadar 3 büyüklerde futbol oynamamanın büyük ambargosuna takıldı durdu yıllarca. Evet, aynen öyle bir ambargo vardır 3 büyüklerin yazılı olmayan anayasasında. Ersun Yanal nasıl olduysa bir istisnadır. Yani epey uzun yıllar içerisinde 3 büyüklerin teknik adam tercihlerine baktığınızda, eğer Şenol Güneş 2 sezon bile 3 büyüklerden birinde oynamış olsaydı, 1996’nın ardından %100 İstanbul’dakilerden birinin başındaydı. Yani neredeyse 20 yıl öncesinden bahsediyoruz.

2002 Dünya Kupası, 2 başarılı Trabzonspor, Bursaspor ve son olarak şimdiki Beşiktaş dönemlerindeki futbol kalitesi ve seviyesini baz aldığımızda çok rahat bir şekilde şu iddia edilebilir ki, Şenol Güneş’in 3 büyüklerle en az 4-5 tane şampiyonluğu olurdu. Ama ne acıdır ki, anca 63 yaşında bu fırsatı yakalamış oldu. Bir ama daha var burada; ne mutlu ki tırnaklarıyla, futbola dair evrensel doğrularıyla, gıdım gıdım da olsa nihayetinde bu noktada ve Beşiktaş’ın başında. Belki bu yüzdendir her konuşmasında durmadan mesaj ve felsefe dolu sözleri. Yılların birikimi bir yanda asıl olan da tutarlılığı. Bu tutarlılık duruşunda olduğu gibi, futbol tercihlerinde de net olarak vardır.

Yetenekli oyuncu ısrarı bile başlı başına yeter. Türkiye’de hiç önemsenmeyen, aslında bu alanda yeterince donanıma sahip olunmadığı ve başarılı olunamadığı için önemsenmeyen oyuncu yönetimindeki başarısı teknik direktörlük kalitesinin en iyi göstergelerinden. Bunlarla aynı doğrultudaki oyuncular üzerindeki gelişimi onu özel yapan bir diğer temel özelliği. Durmadan transfer bekleyen ve isteyenlere fark attığı bir alandır bu. Sonuç ve rakip kim olursa olsun, güzel ve hücum futbol tercihi ve ısrarıysa büyük saygıyı hak eden bir futbol duruşudur.

Bu arada son günlerde yaşananlarla ilgili bir eleştiri konusu yapılabilir Şenol Güneş açısından. O da şu; girdiği şampiyonluk yarışında bu gerginlikler kendisine ve takıma yol-su-elektrik olarak dönme ihtimalinin göz ardı etmesi. Söylediklerinin tamamında haklı olabilir belki ya da haklı olmasa da ne olacak, bir kez de Şenol hoca haksız olmuş olsun, ama burada asıl mesele Türk futbol ortamında farklı sonuçlar verebilir bu gerginlikler. Nihayetinde, ligin kritik ve final haftalarında baskı ve o baskıyla baş etme becerisi başarıyı getiren önemli etkenlerden. Daha da artacak olan gergin ortamın yanı sıra yıpranarak bu sürece girmek hem kendisine hem de takımına daha fazla zarar verebilir.

Not: Bu yazı 3 Temmuz sürecinin öncesi, sonrası, içi, dışı, etrafıyla yani tüm boyutları dışında tutularak yazılmıştır. 
*12 Kasım 2015'te Akşam Gazetesinde yayımlanmıştır.
**http://www.aksam.com.tr/futbol/don-kisot-senol-gunes/haber-460673


7 Kasım 2015 Cumartesi

Quaresma meselesi!*

Buradaki mesele vakadan ziyade sorun olan bir mesele söz konusu. Ama sadece Beşiktaş için yeni olan bir durum değildir, kariyeri boyunca da Ricardo Quaresma’nın mütemmim cüz’ü halindedir bu. Ancak şunu da iyi ayırmak gerekir ki; Quaresma’nın problem hali saha dışı, disiplin, kişilik özellikleriyle ilgili değildir, baştan sona saha içi ve performans yetersizliğidir. Kasımpaşa maçındaki el-kol hareketleri ve agresif hali çok abartılacak bir sıkıntı değildir. Asıl Quaresma’daki mesele futbol doğrularından uzak performansı ve saha için tercihleri.

Doğal ve ham yetenekleri bu kadar gelişkin ama bunların aksine bir o kadar da az üretken futbolcu tipi her daim dert olur takıma, teknik heyete. Yetenekleri itibarıyla hep bir ümit barındırır, “ha şimdi olur mu, acaba bu defa yapar mı?” diye. Zaman zaman da yapar bunu, Anatlayspor ve Çaykur Rizespor maçlarında olduğu gibi. Ama bu kadar işte, sonrası yok. Bu bir kariyer özetidir. Birkaç maç takımın yetenekli bir parçası olarak etki eder, sonra halı sahada bile sırıtacak işler yapar. Bir türlü sezonlara yayamadı ve bu seviyede yeteneklerinin karşılığına denk düşen kariyeri olmadı. “Jose Mourinho bile ondan yararlanamadı!” klişesi çok da haksız değil. 

Bu sezon tekrar transfer edilmesi kadro yapılanması ve mühendisliği açısından büyük bir hata olmasının yanı sıra, Şenol Güneş gibi oyuncu yönetimi konusunda üst seviye olan bir teknik adamın olması da bu durumun şansı. 11 oynattığında bazen devrede çıkardı, bazen de sonradan yararlanmayı düşündü. Ama net olarak verimiyle doğru orantılı hareket etti Şenol Güneş. Takımın yetenekli ve üretken bir parçası olarak sahadaysa süre aldı, onun dışına çıktığı anda da kenara geldi. Yani sezon başında geldiğindeki, “kurtarıcı, süper yıldız” haline bürünmesiyle doğru orantılı oldu sahadaki dakikaları. O ruh haline büründüğünde sahada basit ve normal, dolayısıyla da tek bir girişimi futbol doğrularıyla uyumlu değildi. Oyun ve futbol zekasına dair tek bir pırıltı görünmez oluyor o anlarda. Yanındakine bile trivela ile pas verir oluyor. 

2 senede bir tane atacak diye de durmadan trivela denemelerinden de gına gelmedi değil yani! 3 yılı aşkın süredir takım hali olgunlaşmakta ve futbolu gelişmekte olan Beşiktaş’ın böyle bir futbolcuya ihtiyacı yok tabi ki. İhtiyaçtan öte takıma zarar verir. Ama artık bu durumu çok zorlamanın alemi de yok tabi ki; çünkü taraftar ve camia üzerinde Quaresma’nın “yıldız algısı” güçlü. Yani bir kenara da atılacak hali yok. Çoktan anlaşılmıştır ki sezon da, Ricardo Quaresma’nın kariyeri de böyle devam edecek. Burada asıl önemli olan bu sorunu takımın üzerine çıkartmadan yönetmek ve eğer mümkün olursa da verim almak. Bunu da en iyi yapabilecekler arasında ilk sıraya yazılacak isim Şenol Güneş elbette ki. Bunun için epey de çaba sarf ettiği ortada. Ama her haliyle zor ve bıçak sırtı bir mesele. 
*05.11.2015'te Akşam Gazetesinde yayımlanmıştır. 

30 Ekim 2015 Cuma

Pereira artık karar vermeli!*

Evet, gerçekten öyle, artık bir karar vermeli aksi durumda hem kendisi hem de takımı için kum saati işlemeye başlayacak, belki de başladı bile. Ajax maçı ve Galatasaray maçının ilk yarısında biraz da olsa olumlu işler vardı sahada. Ama artık rakibinin öneminin kalmadığı noktada Pereira. Süper Lig ya da UEFA Avrupa Ligi, Osmanlıspor ya da Ajax meselesini geçti Fenerbahçe’deki durum. Elbette ki, Türk futbol tarihinin en büyük transfer harekatını yapmış bir takıma karşı sabırsızlık etmemek lazım, muhakkak ki takım olmak süreç ve zaman isteyen bir şeydir. Ancak belli bir anlayışın, planın, teknik adam tercihinin, kararlılığının ve gidişatının olması gerekiyor ki takımın mesafe alması için zaman ve sabır faktörünün önemi olsun. Sorun da tam bu noktada zaten. Vitor Pereira ne kadro, ne teknik/taktik ve oyun anlayışında bir karar verebilmiş değil.

Fenerbahçe nasıl oynayacak? Takımın ideal 11’i olmasa da en azından temel bir iskeleti kimlerden oluşacak? Direkt sonuca giden bir takım mı, topa sahip olan ve pasa dayalı bir takım mı, defansif mi ya da ilk geldiğinde kendisinden yola çıkılarak yapılan benzetmeyle “çılgın ve hücumcu” bir takım mı olacak? Bu basit soruların hiç birinin net bir yanıtı yok Fenerbahçe’de. 28 Temmuzdan beri 16 tane resmi maç oynamış ve 2 milli ara geçirmiş bir takım bu nihayetinde. Teknik adam karar ve tercihlerini görmek açısından, en azından niyetini anlamak ve görmek bakımından az da zaman sayılmaz 3 aya yakın geçen süre.

Kadro, diziliş ve kabaca oyun felsefesinde defalarca değişikliğe gitti Pereira. 2-3 maçta mı oturmasını bekliyordu tercihlerinin ya da bu kadar kolay mı vazgeçebiliyor tercihlerinden? Her iki durumda da sorun büyük. Buna baskının artması ve istenen futbolun gelmemesi karşısında bunlarla baş etmekte zorlanması da eklenebilir. Sezon başındaki “süper özgüvenli, şakacı, renkli, çılgın” futbol adamından eser yok. Şimdi kendi antrenman metotlarını öven, kendisinin aslında ne kadar iyi bir teknik direktör olduğunu anlatan, neşeden uzak ve endişeli bir teknik adam var. Ayrıca oyuncu gurubunu yönetmede, özellikle de yıldız (Robin van Persie krizi baştan sona oyuncu yönetimi eksikliğidir) yönetiminde sıkıntılar yaşaması, daha doğrusu bunlarda bocalaması da eklenince işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor durum.

Yani kısaca; Vitor Pereira’nın önünde takımına dair temel ve önemli pek çok konuda kendi futbol değerleri ve doğruları yönünde vermesi gereken kararlar, yapması gereken tercihler var. Daha da önemlisi bu karar ve tercihlerinde ısrar etmesi gerekliliğidir. Ve tabi ki bu karar ve tercihlerinin Fenerbahçe kadro yapısı, Türkiye ve Avrupa Ligi’ne göre doğru ve iyi sonuç veren olması gerekiyor. Yoksa kendisi artık geri dönülmez bir biçimde tartışılmaya başlanacağı gibi Fenerbahçe’nin yarısı değişen bu kadronun takım halini alması gittikçe zorlaşacak ve kaosa doğru bir gidişat uzak bir ihtimal olmaktan çıkacak.
* 29 Ekim 2015'te Akşam Gazetesinde Yayımlanmıştır.

24 Ekim 2015 Cumartesi

ADANA'DA DERBİ ZAMANI!*

Türk futbolunun en özel rekabetlerinden… Derbi gibi derbi! Şehirse şehir, rekabetse rekabet!

“Küme düşeceksek de onların üstünde küme düşelim” sözü şiardır kötü günde. Şehrin asi çocukları, “Adana, Demirsporludur” derken, turuncular da, “Siz hepiniz bir, biz Adanaspor” sloganıyla meydan okur. Alayınadır yani aynı stadın iki paydaşı. Cezası da, olayı da, eğlencesi de, tutkusu da, coşkusu da hiç eksik olmaz.

54’üncü maç öncesi de değişen çok fazla bir şey yok. Ev sahibi Demirspor’da yeni statüsüyle tribün cezası var mesela. Turuncular’da ise sakat ve cezalılar. Stoperler Yiğitcan ve Merthan sakat, Emre Uğur ise cezalı Adanaspor’da. İki camianın taraftar gruplarınca birkaç yıldır dile getirilen, “Derbiler yarı yarıya oynansın” talebi TFF tarafından henüz olumlu karşılanmadı ama taraftar grupların ısrarı bundan sonra sürecek gibi.

Derbi öncesi genelin aksine dostluk havaları esiyor. Hem teknik direktörler hem de başkanlar bir araya gelip imza törenlerini aratmayan pozlar verdiler. İki takım da 9’uncu haftaya 11 puanla girdi. Ama iki takım da son maçlarını kaybetti. Demirspor şampiyonluk yarışındaki rakiplerinden Elazığspor’a son dakikada kaybetti. Adanaspor ise evinde Altınordu’ya mağlup oldu. Ancak iki takımın da sezon başı beklentileri, harcanan bütçeler, oluşturulan kadrolar itibarıyla hedef farklılığı söz konusu.

Adanaspor cephesi
Adanaspor yönetimi son yıllarda her hoca ayrılışında imdadına yetişen ve camianın çok sevdiği Eyüp Arın’a nihayet güvendi ve sezon başı takımı emanet etti. Nispeten genç ve dengeli kadrosuyla 8 maç itibarıyla beklentilerine daha yakın bir takım görüntüsü verdi Adanaspor. Tabii ki Demirspor derbisinde eksik yoktur, puan cetvelindeki sıralama önemli değildir. Ancak eksiklerinin yerini doldurması kolay değil. Buna rağmen derbi kaybetmenin ötesinde (ki az buz bir şey de değildir) hedef ve puan olarak çok büyük kayıp olmayacak Turuncular için maç. Yani kafa olarak daha rahat taraf.

Adana Demirspor cephesi
Demirspor cephesinde ise işler son 4 maçtır kötü. Geçen yıl kaçan Süper Lig’in ardından bu sezon daha da iddialı bir kadro kuruldu ve son yılların en önemli hedef ve başarmış hocası olan Osman Özköylü geldi takımın başına. Ve lige harika başladı Maviler. Yeni ve iddialı kadro 4 maçta 10 topladı. Ancak sonraki 4 haftada hem de Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, Kardemir Karabükspor ve Elazığspor’a karşı kaybetti. Taraftar fazlasıyla sabırsızlanmaya başladı. Güçlü kadronun yeriyle ilgili memnuniyetsizlik hat safhada. Haksız da değiller. Pote, Burak Çalık, Attamah, Özgürcan Özcan, Anıl Taşdemir, Emin Aladağ, Oğuz Dağlaroğlu, Şenol Can ve diğerlerinin olduğu kadro ligin en kalitelilerinden biri ve takımın hedefi mutlak Süper Lig. Böyle olunca da bu maç derbinin de ötesinde bir önemde Demirspor için. Yani Demirspor için şu net olarak söylenebilir ki, derbi öncesiyle derbi sonrası aynı olmaz. Bu olumlu da olumsuz olarak da yorumlanabilir. Özetle Adana Demirspor için mecburi bir kırılma maçı halini aldı derbi. Aynı zamanda çıkış maçı da olabilir tabi ki.
Bir tarafın sıkıntılı haftalarına rağmen hedefi ve kaliteli kadrosu avantajı sayılabilir, diğer tarafın ise dengeli ve nispeten baskıdan daha uzak hali lehine gibi gözüküyor. Bakalım 60 yılı geride bırak bu ezeli ve özel rekabette yeni sayfa nasıl yazılacak.
Yaşasın Adana Derbisi!

23 Ekim 2015 Cuma

Şimdi jenerasyon zamanı!*

Elemelerin ilk dört maçı futbol önceliğinden uzak, çoğunlukla ve genellikle olduğu gibi gergin bir ortamda, Fatih Terim’in sözleşme detaylarından yarışmacı mı yetiştirici mi olacağına, Galatasaray’dan ayrılışından futbol direktörlüğüne kadar pek çok tartışma malzemesinin odağında ve sadece 4 puanla geçildi. Buna Gökhan-Hakan-Ömer gibi yönetilmesi zor bir sorun da eklenince maçlardan ziyade gündem, 90 dakikanın öncesi ve sonrasında belirlendi. Gerginlik ve kötü bir öteki(ler) her daim Terim’in sevdiği ortamı verse de bu kez ters tepti, tutmadı. Ne 90 ve sonrası doğumlu yeni nesil gençler buna cevap verdi ne karizması ne de motivasyon mevhumu işe yaradı. 

Mart 2015 ile birlikte gerginlik yine vardı tabi ki, zira Fatih Terim’in futbol felsefesinin mütemmim cüz’lerinden biri bu gerginlik, ama bu kez futbol ve futbola dair değerler kendine yer bulmaya başladı. Sahaya ufak ufak da olsa yansımalar Hollanda maçıyla görülmeye başlandı. Takım kımıldamaya başladı. Çünkü Terim’in elinde Süper Lig’in kalitesinden bağımsız ve üstte bir oyuncu grubu var. Önceki gece İzlanda maçından sonra sık sık lafını ettiği jenerasyon konusunda bu kez haklı. Evet, potansiyeli azımsanmayacak bir jenerasyon net olarak kendini gösteriyor. Arda’dan Caner’e, Töre’den Çalhanoğlu’na, Ozan’dan Oğuzhan’a, Selçuk’tan Balta’ya, Serdar’dan Şener’e, Burak’tan kadroda çok düşünülmeyen Muhammed Demir’e (ki bu hücum hattını tamamlayacak açık ara en ideal oyuncu olabilir) kadar bir kısmı olgunlaşmış, bir kısmı olgunlaşmakta, bir kısmı da henüz ham potansiyel halinde olan ciddi bir oyuncu grubu var. Bu listeye pek çokları da kolaylıkla ve haklı bir şekilde eklenebilir. 

Şimdi EURO 2016’ya 8 aydan fazla var. Az buz bir zaman değil. Oyun ve takım olgunluğu, kadro ve futbol kalitesi için epey yol alınabilir. Tabi ayakları yere sağlam basan, kadronun futbol potansiyelinin seviyesini de çok abartmadan... Nihayetinde bir turnuva ve 2 eleme grubu (olursa yine turnuva) belki de EURO 2020 elemelerini oynayabilecek isimler bunlar, en azından önemli bir kısmı olacak. Dolayısıyla bunun farkında olarak ve bir jenerasyon, hiç olmadı 2008’deki gibi mini jenerasyon oluşturmanın asgari koşullarını yerine getirmek gerekiyor.

Söylemde, mart ayı maçlarından bu yana da uygulamada Fatih Terim bunun farkında ve kararlı görünüyor. Ancak son 6 maçtaki 14 puanı küçümsemeden söylemek lazım ki; 70’lerden bu yana görülmüş en kötü Hollanda’yı geçmiş ve gruptan çıkmayı garantilemiş Çek ve İzlanda takımlarını yenmiş olmak aldatıcı olabilir. Mevcut oyun gücü, kalite ve seviyesi EURO 2016’ya asla yetmeyeceği de ortada. Ama yol alınmaya başladığını kabul etmek lazım. “Jenerasyonu bulmadık, biz seçtik” dedi Terim her zamanki mütemmim cüz haliyle. Haklı olabilir. Gerçi bu oyunculardan başka kimi seçebilirdi ki, hepsi ayan beyan ortada, takımlarında oynayan ve çoğu formda. Ama hakkını da teslim etmek gerekir ki; bu oyuncuları milli takımda bir jenerasyon haline getirmek konusunda başarı sağlanırsa da en büyük pay elbette ki teknik heyet ve kendisinin olacak. 
*22 Ekim 2015'te Akşam Gazetesinde Yayımlanmıştır.

9 Ekim 2015 Cuma

İyi ki hakemler var!*

Elbette ki hakem güzellemesi yapma niyeti taşımıyor bu yazı ama evet, aynen öyle; iyi ki hakemler var. İyi ki varlar ki Türk futbolunun tek suçlusu, her daim en kolay günah keçisi, kötü oynayan takımların en kolay bahanesi, futbolcuların yetersizliklerini, beceriksizliklerini bir çırpıda örten, teknik adamların kusurlarına en büyük mazereti veren, yönetim başarısızlığının 1 numaraları sebebi oldular. Futbol programlarının “en kıymetli reyting malzemesi”, gazetelerin en çok tiraj yaptıranları olmaları da cabası. Ya eskaza iyi maçlar yönetseler, Türk futbolunda “kralın çıplaklığı” asla örtülemez, gizlenemez o zaman. Ama şimdilik durum kulüpler açısından harika; hakemler var oldukça her daim hedefte onlar olacak. Ama yazının ilk cümlesini tekrar etmekte fayda var; bir hakem güzellemesi değil bu yazı.

Futbolu hakemler üzerinden açıklama derdi de barındırmıyor. Ancak hakemler etrafında dönen bir futbol dünyası da anlaşılır değil, hadi anlaşılır olsa da (yukarıda sayılan kurtarıcı sebeplerden ötürü) kabul edilebilir değil asla. İşin bir tarafı bu. Öteki tarafıysa Türkiye’de hakemlerin nitelik olarak yetersiz, maç yönetimlerinin kötü, kararlarının standarttan uzak ve tutarsız olduğu şüphe götürmez bir gerçek olduğudur. Net olarak hakemlerin durumu bu. Peki, ruhen, zihnen ve bedenen tam anlamıyla sağlıklı bir insan Türkiye’de iyi hakemlik yapma, başarılı maçlar yönetme ihtimali var mı? Asla yok, ihtimal dahilinde bile değil! Kısa süreliğine, kariyerinin başlangıcında ve Türk futbol dünyasının “kurallarını” öğrenene kadar, piyasa şartlarına ayak uydurmadan var olamayacağını anlayana kadar (o da eyyam oluyor zaten) becerisi çerçevesinde yönetebilir, o da bir nebze. Daha sonra zaten sağlıklı karar alma yetisi varsa bile ortadan kalkar ve nasıl daha az “büyüklerle” başını derde sokmadan düdük çalabileceğinin hesabına (bilinçli ya da bilinçsiz) girer.

Nihayetinde İstanbul takımlarının üzerine bulut gelmeden Anadolu takımlarına yağmur yağmaz. Her açıdan Türk futbolunun en kısa özetidir bu cümle. Bunu da kısa sürede içselleştirir genç hakemler. Hakemlerin kötü olmasında ve iyi maç yönetememesinde bir diğer etken de fundamental mesleki yetersizlikleri. Yani futbolla ilgili temas noksanlıkları. Hemen hemen hiçbirinin amatör bile olsa bir futbol geçmişleri yok. Muhtemelen arkadaşları futbol oynarken de burun kıvıranlardan olmuşlardır hakemlikten önce. Ya da amatör düzeyde bile oynayacak istekten, futbol sevgisinden ve daha da önemlisi asgari futbol yeteneklerinden yoksunlar. Bazen maç bitimi ya da devre aralarında 3 metreye yalandan pas vermeye kalktıklarında bile ayaklarının topa hiç mi hiç yakışmadığını görmek mümkün. Buna baskı ve onunla baş edememe eklenince hakemliklerinde tam anlamıyla bir karmaşa çıkıyor ortaya.

Vak’a olarak Türkiye’de hakemlerin durumu buyken, yine de aslolan yazının baş kısmıdır. Yani iyi ki hakemler var ve iyi ki yetersizler ve kötü maç yönetiyorlar. Bu çelişkili durum kulüplerin, yönetimlerin, teknik heyetlerin, futbolcuların hatta ve hatta medyanın da kurtarıcısı durumunda. İyi maç yönetilmesi, hata yapılmaması, hata olacaksa da en azından aleyhine olmasın dileği özünde istenen bir şey değildir. Samimi olamaz daha doğru. Yoksa herkes kendine bakmak durumda kalacak ve hiç parlak olmayan haller pirüpak meydanda olacak. Ayrıca Türk futbolunun sadece içinde bulunduğu değil, geçmişinden bugüne kadarki kalitesi, seviyesi ve gelişimden bağımsız bir hakemlik başarısı beklemek hiç adil değil. Yani kabaca, “futbolumuz neyse hakemlerimiz de odur” demek abartı sayılmaz.

Sağ bek ne kadar hata yapıyorsa hakem de o kadar yapıyor, kaleci ne kadar basit gol yiyorsa hakem de o kadar sonuca doğrudan etki ediyor, forvet ne kadar basit görünen pozisyonları kaçırıyorsa hakem de gözünün önündekini atlıyor, orta saha oyuncusu uluslararası standarttan ne kadar uzaksa hakemin de kararlarındaki tutarsızlık o kadardır! Ne bir eksik, ne bir fazla. İsteyen oturup sayabilir, kıyaslayabilir. Genelleme böyledir, bireysel ya da dönemsel olarak yakalanan başarılar ister takım, ister futbolcu, isterse de hakem olsun elbette ki istisnaidir. Yani durum biraz deve misali, “nerem doğru ki” noktasına kadar geldi belki ama öyle. Futbol bir bütündür, totaldir. Arabeskvari söylemek gerekirse de oraya çıkıyor yine; yönetimler harika, taraftar profilleri enfes, genel teknik direktör seviyesi dünya çapında, futbolcu kalitesi muazzamdı da hakemler tek kötü. Öyle mi, değil tabi. Futbolumuz neyse, o dünyanın bir parçası olan hakemler de odur. Dünya standardında, evrensel futbol değerlerinde, kalite ve seyir zevki bakımından da nerede olduğumuz ister kulüp bazında isterse milli takım düzeyinde konuşmaya ise gerek yok sanırım. 
*8 Ekim 2015'te Akşam Gazetesinde Yayımlanmıştır.

25 Eylül 2015 Cuma

Pereira, Robin van Persie ve yıldız yönetimi*

Pereira ile Robin van Persie arasındaki kriz şimdilik çözülmüş gibi, en azından şimdilik ve tabi ki çıkan haberlere göre. Ama elbette ki bir anda çıkmayan sorun, bir anda da tatlıya bağlanamaz. Nihayetinde doğanın tabiatına aykırı bu. Sorunun oluşma koşulları, gerginliğin tırmanma süreci olduğu gibi iyileşme, normalleşme seyri de zaman alır. Ancak her şartta da sahanın ortasında yaşananlar kolay kolay unutulmaz, en ufak olumsuzlukta da ilk akla gelen olur. Öyle ya da böyle olan şudur ki; Pererie ile futbolcular arasında ilk aleni ve büyük kriz yaşandı. Üstelik Pereira’yı şoke eden, neye uğradığını şaşırtan gelişme en büyük yıldızla, Robin van Persie ile yaşandı. Ki Hollandalının böyle bir imajı, ona dönük bu tarz bir algı yoktu. Zaten Vitor Pereira’nın da bir anlamda dumura uğraması, donup kalması, hatta ikinci golden sonra Gökhan Gönül’ün gelip kendisini kucaklamasına kadar olayın etkisinden çıkamaması bundan.

Biraz iddialı olabilir ama bu yaşanan, net olarak bir kırılma anıdır, momentumdur Fenerbahçe teknik heyeti ve futbolcu grubu için. Bunun nasıl aşılacağı ama gerçek anlamda nasıl aşılacağı sezonun geri kalanında belirleyici olacak. Kritik zamanlarda, kötü sonuçlarda ise aşılıp aşılmadığı da anlaşılacak. Peki buraya nasıl gelinde, Robin van Persie gibi kariyerli ve tecrübeli biri neden böyle bir tepki koydu, hem de maça girmek üzereyken ve herkesin gözü önünde. Bu şu anlama gelir ki; Robin van Persie teknik heyetin kendisiyle ilgili tasarruflarından hiç mi hiç memnun değil ve fazlasıyla rahatsız. 10 resmi maçı geride bırakan Fenerbahçe’ye baktığımızda Pereira’nın bariz bir istikrarsızlığı ve kararsızlığı söz konusu. Ne sistem, ne 11, ne plan, ne de diziliş anlamda bir kararlılığı olmadı. Bu kararsızlıklar ve denemelere Robin van Persie de dahil olup, kendisi de buna konu edilince Bursaspor maçındakiler yaşandı.

Başlardaki yedek kalması fiziksel eksiliğine sayılıp geçti ancak sonraki maçlarda 60’tan sonra 4 defa (Rize, Atromitos, Kasımpaşa ve Molde) oyundan alınmasını yıldız bir oyuncunun sessizce kabul etmesini beklemek saflık olur. Ki bir yıldız için daha da ağır olan, oyundan çıktığı dakikaların çoğunda takımı üstün ve maçı kazanmış bir durumda değildi. Robin van Persie’nin bu tepkisinde sadece Bursaspor maçındaki yedek kalması tek başına etki etmemiştir elbette. Van Persie’nin mevkisiyle oynanması da yıldız oyuncu için ciddi bir rahatsızlık gerekçesi. Fernandao’nun sağı-solu-arkasında dolaşacak hali yok Robin van Persie’nin. Evet aynen öyledir, van Perie’yi getiriyorsanız aslolan kendisidir ve mutlu, verimli olacağı yerde oynar.

En uçtaki santrfor olmadığı, gol noktalarına uzak kaldığı, ona göre bir oyun şablonu ve kadro tercihi yapılmadığı sürece, 11’in değişmezi olsa da, her saniye sahada kalsa da yeni sorunlar kapıdadır. Solda oynadığı Antalyaspor maçında Nani’ye çizgiden yaptığı harika asiste aldanmasın kimse, o yeni geldiği takımın yüzü hürmetineydi. Halbuki her teknik adam bol bol transfer ve yıldız ister değil mi! Ancak bu yıldızların yönetimi ve her daim mutlu tutulmaları öyle kolay değildir. Asıl böyle durumlarda da teknik direktörün işi başlar, gittikçe zorlaşır ve gerçek kapasitesini gösterir. Oynayan ile yedek kalan dengesi, rotasyon, takım ve kadro istikrarı, sistemin ile taktiğin oturması bıçak sırtı konular. Doymuş, başarmış (bir de düşüşe geçmeye başlamış) yıldızlar işin içindeyse teknik adam için zorluk katlanır. Yani fazlasıyla maharet isteyen bir mesele ve çözülmesi gereken sorunlar, zorluklar yumağı var Vitor Pereira’nın önündü. Bu onun Fenerbahçe’deki geleceği yanı sıra teknik direktörlük kalitesi ve seviyesini görmek açısından belirleyici olacak. 
*24 Eylül 2015'te Akşam Gazetesinde Yayımlanmıştır.

18 Eylül 2015 Cuma

BEŞİKTAŞ’IN AVRUPA YOLU*

Türk takımlarının Avrupa’da bu güne kadarki başarılarına baktığımızda birkaç temel kriter çıkıyor ortaya: Oyuncu istikrarı ve devamlılığı, kadro uyumu (gelen/giden dengesi) ve son olarak da elbette kalite. Bu kriterlere teknik-taktik beceri ve disiplin, sistem kalitesi, teknik adam seviyesi ve performansı gibi faktörler de eklenebilir ancak Türkiye ligi ve futbol seviyesini göz önüne alınca baştakiler çok daha belirleyici olmuştur daima. 2000 sürecindeki Galatasaray’da da, Zico’nun ve Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’sinde de hep bu temel kriterler başarıyı getirdi. Geçen sezon UEFA Avrupa Ligi’nde atladığı turlar yeterli değildi belki de ama elediği (Liverpool, Feyenoord), geride bıraktığı (Tottenham, Partizan) ve elemenin eşiğinden döndüğü (Arsenal) takımları düşününce, daha da önemlisi bu maçlardaki futbol seviyesi, kalitesi ve olgunluğuna bakınca Beşiktaş için “Avrupa zamanının” geldiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.  

Avrupa’da başarının arifesindeki Beşiktaş!
Geçen sezon UEFA Avrupa Ligi’nde 3. Turda elenmiş bir takım için iddialı gelebilir bunlar ancak Beşiktaş bu sinyalleri fazlasıyla veriyor. İlk olarak, 3 sezondur kadro devamlılığı ve uyumu konusunda ciddi anlamda mesafe kat etti. Beşiktaş’taki yaklaşık 14-15 oyuncunun kadro devamlılığı var. Yeni transferlerden Mario Gomez, Beck, Tosic (kalite sorunu olmasına rağmen) ve Rhodolfo’nun takıma adaptasyonunda çok sorun yok gibi görünüyor. Geçen sezonki önemli transferlerden Demba Ba, Sosa ve Tolgay’ın hemen hemen hiç uyum sorunu yaşamadığını hatırlayalım. Takım olmada sanılanın aksine çok çok önemlidir bu. İlk aşama için geriye kalıyor kalite kriteri. Tolga Zengin, İsmail Köybaşı, Mustafa Pektemek, Necip Uysal, Dusko Tosic ve Tolgay ile Veli’nin yokluğundaki merkez orta zaafı bu kriteri zayıflatan temel etkenler. Rhodolfo-Ersan tandemi ve Andreas Beck daha üst seviye olması gereken ama Avrupa ve Türkiye ligi için kötü olmayan isimler. Atiba’nın partneri Oğuzhan ya da Necip’in Veli-Tolgay’ı o pozisyon için arattığı kesin. Oğuzhan pas kalitesiyle bir nebze kapatıyor şimdilik. Ayrıca uyumu ve oyuncu devamlığı olan artıları var merkez orta sahanın.

Geldik Beşiktaş’ın en kaliteli bölgesine, ön 4’lüsüne. Gomez, Sosa, Gökhan ve Olcay’dan oluşan ideal ön tarafa Cenk, Quaresma, Kerim ve zaman zaman Oğuzhan alternatifleri epeyce zengin sayılır. Hem uyum hem kalite hem de üretkenlik açısından bu oyuncu grubunun Avrupa ve Türkiye ligi için üst seviye olduğuna şüphe yok. Bazı isimleri ve bölgelerinde kalite sorunu olmasına rağmen toplamına bakıldığında Beşiktaş, artık teknik-taktik beceri ve disiplin, sistem kalitesi, teknik adam seviyesi ve performansı aşamasına geçebilir. Liverpool’la oynanan iki maç da buna örnektir. Taktik beceri ve disiplin harikaydı. Bu kadro geçen sezon Avrupa’da epey tecrübe kazandı, nasıl oynayacağını öğrendi ve futbolunu geliştirdi. Şimdi mesele bunun üzerine koyup devam etmesi, edebilmesi. Artıların eksilerinden çok daha fazla olduğunu söylemek lazım. Bu arada Beşiktaş’ın mali kriterlerden dolayı UEFA’ya sadece 21 kişilik kadro verebildiğini de unutmamak lazım. İlerleyen haftalar ve turlarda sıkıntısını yaşayacaktır muhtemelen.

Quaresma handikabı!

Handikap çünkü ne yapacağı belli değil! Bu olumlu anlamda, iyiye yorulabilecek bir belirsizlik değil tabi ki. İsmiyle yarattığı beklenti ve baskı hem kendisine hem de takıma sorun yaratabilir. Ligde oynadığı ilk iki maçta aynen öyle oldu zaten. Oyunu tıkayan, bozan, tek bir normal pas ve hareket yapmayan, her aldığı topla fazlasıyla zorlama ve fanteziye kaçan bir hali vardı. Ayrıca da Beşiktaş’ın tartışmasız en üst seviyeye çıkabilen oyuncusu olan Gökhan Töre’nin üzerinde de olumsuz etkisi olduğu, zamanla daha fazla olacağı ligdeki 4 maç yeterli görüntü verdi. Quaresma varken ve yokken ki Gökhan’a bakmak yeterli bunu anlamak için. Quaresma’nın artık “yıldız katkısı” vermesi çok gerçekçi bir beklenti olarak görünmese de asıl olası zarar kısmı daha önemli gibi. Dolayısıyla Şenol Güneş’in oyuncu yönetiminde Quaresma’yı nasıl çözeceği sezon boyunca Beşiktaş’ın kritik meselelerinin başında olacaktır.
*17 Eylül 2015'te Akşam Gazetesinde Yayımlanmıştır. 
   

11 Eylül 2015 Cuma

OĞUZHAN ÖZYAKUP ÜZERİNE!*

Süper Lig’in ilk 3 haftası ve iki milli maç, özellikle de Hollanda maçı son 3 yıldır sık sık gündeme gelen bir soruyu tekrar akıllara getirdi: Oğuzhan bu kez oluyor mu, en azından artık ve nihayet? Beşiktaş’taki 4’üncü sezonuna giren oyuncuyla ilgili ümitler hemen tekrar ve tekrar yeşerdi. Ligdeki Mersin ve Gaziantep deplasmanlarındaki asist ile skor katkısına Hollanda’ya karşı attığı gol de eklenince daha ne olsun: “Oğuzhan artık tamam”, “Oğuzhan’ın sezonu olacak”,”Şenol hoca Oğuzhan’ı kazanıyor” minvalindeki hakim futbol kamuoyu görüş ve algısı oluştu. Elbette ki bu algı tamamıyla karşılıksız değil. Hele de Türk futbolunun, en azından A Takımlar seviyesinde, yetenekli oyuncu azlığını ve sorununu düşününce daha da anlaşılabilir bir durum. Peki, o gerçekten de doğal yetenekleri gelişkin olan bu oyuncu potansiyelini gerçekleştirme noktasına geldi mi nihayet? Hadi, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: daha değil, hatta epey de yolu ve zamanı var. Daha da ötesine gidersek de; Oğuzhan’ın futbol yapısının bazı temel sıkıntıları var ve bunları aşması çok da kolay görünmüyor, en azından şimdilik. 

Hollanda’da yetişen, U17 ve U19 Milli takımlarında oynayan, kaptanı olduğu Hollanda U17 takımıyla 2009 Avrupa Şampiyonası’nda final oynayan, hatta 2018 Dünya Kupası’na Belçika ile ortak adaylık başvurusu yapan Hollanda’nın hazırladığı kitapçıkta 2018 Milli takımının orta sahasında öngördüğü bir yetenekti. Üstelik bu dönemini de Arsenal’de geçirdi. Ama o seviye için beklenen çıkışı yapamadı ve 20’sinde yüksek bir potansiyel olarak Türkiye’nin yolunu tuttu. Çok gelişkin olan doğal yetenekleri onu orada tutmaya yetmedi. Aslında Türkiye’de geçen 3 yılı aşkın sürede değişen çok fazla bir şey olmadı. Böyle yetenekli olan oyuncu neden bir türlü olmuyor? Ki artık yaşı da 23. Sanılanın ve en sık gündeme gelenin aksine fizik gücü değildir temel sorunu. Evet, fizik gücü, temposu ve dayanıklılığı muhakkak yukarıya çıkmak zorunda. Ama Hollanda maçında epey tempoluydu mesela. Tempo yapınca da bu kez (gol dışında) pas trafiğine ve oyuna hiçbir katkısı olmadı. Çok fazla pas hatası yapıp top kaybetti.

Halen aşamadığı ancak aşması gereken en büyük sorunu doğal yeteneklerinin çok çok gerisinde kalan futbol bilgisi ve oyun zekasıdır! Pozisyon ve final becerisinden bahsetmiyorum, o ayrı bir konu, Oğuzhan da o konuda zaten gelişkin, en azından top tekniği ve yetenekleri oraya yetiyor. Ancak akan oyunda topla ne zaman buluşacağı, topu ne zaman ayağından çıkaracağı, pas tercihi, yer ve alan alma, vücudunu özellikle de kalça ve omzunu nasıl kullanacağı konularında problemli. Hatta fizik olarak yetersiz görülmesinin temelinde de bu var: kendisinden güçlü olan oyuncunun presi ve müdahalesiyle karşılaştığında eveleyip-geveleyince topu kaybediyor, kötü kullanıyor. Halbuki her zaman daha güçlü, daha çabuk, daha hızlı rakip oyuncular vardır, olabilir. Top kendindeyken rakibini yaklaştırmazsınız olur biter. Çok özel biri olsa da Andes İniesta örnektir işte buna.

Mersin İdman Yurdu ve Gaziantepspor gibi ligin iki sorunlu takımına karşı yıldızlaşıp, Trabzonspor maçında sahada hiç ama hiç görünmemesi de ondan. O nedenle Arsenal’de kalamadı ya da kendisini çok tutmasına rağmen geçen sezon Slaven Bilic’ten beklenenden az şans buldu. Liderlik özelliği, sorumluluk alması ve özellikle zor zamanlarda ortaya çıkma konusu da diğer önemli sorunu. Beşiktaş’ın 55 maç oynadığı geçen sezonda 24’ünde 11’de sahaya çıktı anca, 20’ye yakınındaysa kulübedeydi. Ligde ise 13 maçta 11’de, 12 maçta da yedekteydi. Halbuki asist ve skor anlamında takımın çok ihtiyacı vardı derbi ve final haftalarında. Ama Trabzonspor maçında olduğu gibi kayıptı. O mevkiinin olmazsa olmazlarından biridir liderlik ve sorumluluk alma. Tabi ki tüm bunlar, henüz beklentilerin çok gerisinde de olsa, yavaş da olsa Oğuzhan’ın iyiye gidişini gölgelemesin. Doğal yetenekleri bu kadar üst seviyede olan bir oyuncunun gelişimi elbetti ki net olarak fark yaratır. Ancak henüz o noktada olmadığı da açık. Yani şu andaki durumunu birkaç kelimeyle, “topçuluğu harika, ama futbolculuğu henüz yeterli değil” şeklinde ve kabaca özetlenebilir!
*10 Eylül 2015'te Akşam Gazetesinde Yayımlandı.

4 Eylül 2015 Cuma

Milli takımda futbol zamanı*

6 maç sonunda 8 puanla dördüncü olmak büyük başarısızlık. 8’in 6’sını da Kazakistan’dan olduğunu düşününce daha da kötü. İzlanda ve Çek maçlarından puansız ayrılmak o günün koşullarında ve futbol değerleriyle bakınca doğal olarak görmek lazım. Zira 2014 Dünya Kupası’nı Play-Off’ta Hırvatisat’a karşı kaçıran İzlanda ile İtalya, Danimarka, Bulgaristan ve Ermenistan’ın (Ermenistan 5’inci oldu ve 13 puan aldı) yer aldığı Avrupa elemelerinin en zorlu grubundan 15 puanla çıkamayan Çek Cumhuriyeti çok daha iyi durumdaydı Türkiye maçlarına çıkarken. Türkiye ise Hollanda’nın lider olduğu grupta Macarsitan ve Romanya’nın arkasında kaldı. Bunun yanı sıra Gökhan Töre-Hakan Çalhanoğlu-Ömer Toprak krizi, ardından Fatih Terim’in medyayı da içine alan yine krizler süreci vs eklenince futboldan uzak bir milli takım dönemi yaşandı. Yani tüm bunları bir araya getirince, başta da dediğim gibi İzlanda ve Çek maçlarında yenilmek pek çoklarını şaşırtsa ve hayal kırıklığına uğratsa da futbol adına gayet normaldi. Ancak Letonya deplasmanı şu ana kadar bu eleme grubundaki en silik futbol oynandı. Sonradan giren Bilal Kısa dışında tek bir oyuncu bile inisiyatif almadı ve çok kolay bir maçta 2 puan bırakıldı. O gün sahada (Arda, Gökhan Töre, Olcay, Oğuzhan, Umut, Caner) olanlardan hiçbiri sorumluluk almaya yanaşmadı. Halbuki Bilal’ın yaptığı gibi 1-2 bireysel kımıldanma maçı almaya yeterdi ve tüm sıkıntılı döneme rağmen 10 puanla çıkabilirdi bugün Letonya karşısına.

Artık potansiyelin ötesi lazım

Şimdi artık telafisiz maçlara gelindi. Hemen hemen her elemeler grubunda Türkiye’nin başına gelen o klişe durum ve sorunun zamanı geldi: devam mı tamam mı? Kazakistan maçlarıyla birlikte az da olsa futbola dönmeye başladı milli takım. Artık tam anlamıyla futbola dönmüş bir oyuncu grubu ve elbetti ki teknik heyet olmalı! Açıkçası da öyle görünüyor. Kalan 4 maç ve 12 puan var. Sağlıklı ve milli takımda olanlara baktığımız zaman epey derli toplu bir kadro söz konusu. Arda, Töre, Çalhanoğlu, Ekici, Burak, Selçuk, Caner, Ozan Tufan, Oğuzhan, Mehmet Topal, Şener ve Volkan Şen’i şöyle hızlıca sayınca az buz bir potansiyel yok ortada. “Buradan bir şeyler çıkmalı” diye düşünüyor insan. Abartmadan ve hamasete girmeden değerlendirildiğinde bu yeteneklerin olduğu takım sadece gruptan çıkması değil asıl olarak önümüzdeki yaz Fransa’da güzel bir yaz geçirmesi işten bile değil. Ama tabi ki bu kağıt üzerinde, lafta ya da sırf potansiyelle olmaz, bugüne kadar da olmadı zaten. O potansiyeller takım halinde sahaya inmeli. Önce o potansiyel sahaya inmeli ki, bu oyuncu grubu iyi bir takım olsun, o takım da en azından 3-4 yıllık bir mini-jenerasyona dönüşsün. Bunun için de Letonya ve Hollanda maçları tam birer test. Buradan 6 puan alınamazsa demek ki o potansiyel sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkummuş. 
*3 Eylül 2015'te Akşam Gazetesinde Yayımlanmıştır.

28 Ağustos 2015 Cuma

Fenerbahçe’nin kadrosu ve Diego çıkmaz!*

Türk futbol tarihinin en büyük transfer hareketini yaptı Fenerbahçe bu sezon başında. Hiçbir zaman bu kariyerde ve maliyette bir transfer paketi görülmemişti. Kalite ve kadro mühendisliği olarak da gelenlere (en azından kağıt üzerinde) itiraz etmek zor. Böyle olunca beklentiler de doğal olarak her zamankinden çok daha yükseğe çıktı. Ancak futbol bilgisayar oyunlarındaki gibi transferleri yapıp, isimleri yan yana dizmekten ibaret değil. Shakhtar maçları ve ligdeki takım görüntüsüyle ortaya çıkan yetersiz futbol tam buna denk düşüyor. İlk Atromitos maçını da katarsak şu rahatlıkla söylenebilir ki; Fenerbahçe’nin temel problemi zaman ve uyumdan öte sorunları, daha da doğrusu çıkmazları var.

Bu arada sorunların sedece Pereira’nın oyun anlayışı ve denediği dizilişlerden kaynaklanmadığını söylemek lazım. Kadro mühendisliği ile birlikte kimi oyuncuların kalite/seviye sorunu aslolandır. En başta santrfor pozisyonda ciddi bir mühendislik sorunu var, daha da artacak. Fernandao ve fizik olarak toparlansa da Robin van Persie bir arada oynaması zor. Bu, “Sergen-Şifo, Sergen-Tümer bir arada oynamaz” gibi değil, onlar oynardı, oynadı da zaten. Buradaki formasyon sorunu iki ismin de saha içinde aynı alanlarda oynamalar, aynı yere koşu yapmaları, aynı pozisyonda top almaları, ceza sahası içindeki yer alışları bile neredeyse aynı olması. Dolaysıyla Fernandao ve Robin van Persie santrforda fazlasıyla “pişti” olma durumları var. İlla çift santrfor olacaksa da Sow, format itibarıyla van Persie’ye daha iyi bir partner olabilir. 

Merkez orta sahaya baktığımızda ise ideal ikilinin henüz oluşmadığını görmek mümkün. Josef de Souza’nın yanındakine bir türlü karar veremedi Pereira. Ama Ozan’ın gelişiyle artık belli olacak gibi. Ozan tartışma konusu olmaz herhalde, olmamalı en azından, hatta ve hatta hangi sistem ile diziliş olursa olsun bir zorunluluktur. Transferde adı geçenleri katmadan değerlendirmek gerekirse, Nani, Volkan ve Alper (Diego asla) iki kanadı götürebilir. Defans dörtlüsü kötü görüntü verse de özellikle merkezde Simon Kjaer’in zaman içerisinde liderliği ele almasıyla toparlanacaktır. Ancak şunu söylemek lazım ki yanındaki iki isim de, hem Bruno Alves hem de Abdoulaye Ba kalite olarak Kjaer ile aynı seviyede değiller, bu da iyi gidiş olsa bile her zaman sorun olacaktır.

Gelelim Fenerbahçe’nin en temel çıkmazına: Diego. 
Hem oyun formatı itibarıyla hem de kalite olarak bu kadroda en sırıtan oyuncu. Werder Bremen’deki Diego çıkıp gelse bile arkasındaki Ozan-Josef, yanlarında Volkan-Nani, önünde van Persie (Fernandao) ile format olarak olmuyor. Ne top alış-verişi, ne pas trafiğindeki birinci tercih olma hali, ne şut bulma yüzdesi, ne de ceza sahasına girme koridorları istediği gibi olabilir. Ki aradaki bir sezonluk Wolfsburg dönemi hariç, 7 yıldır o Diego yok, sanırım bundan sonra da olmaz. Ayrıca Werder Bremen’deki Diego her zaman abartılmıştır, zira parladığı 2 sezonda takımı 8 ile 10’uncu bitirdi Bundesliga’yı. Bu format ile ilgili kısımdı, ama ondan önemlisi de Diego’nun kalite sorunu. Ta ilk Werder Bremen’den Juventus’a transfer olurken Avrupa’nın en iyi 10 numaralarından biri olduğunu ispatlamaya gidiyordu İtalya’ya. Ama tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu. Atletico Madrid süreci de öyleydi. 

Ne temposu ne de kalitesi oralara için yeterli değildi, bu Fenerbahçe’nin 10 numarası için de değil. 17’lik heyecanlı genç gibi her aldığı topta “ben 11’in oyuncusuyum” dercesine kendini ispatlamaya çalışsa da her hali sırıtıyor sahada. Top alışından, topla dönüşlerine, pas kalitesinden, final paslarına kadar bu kalite sorunu gözle görülüyor. Geriye gelerek aldığı her topu kaybetme tehlikesi yaşıyor. Denediği final pasları ise asla net, pürüzsüz ve tam olması gerektiği gibi değil. Sergen/Alex örneklerini verip çıtayı çok yükseltmeyelim de Tümer Metin’in pas/top kalitesiyle yan yana düşününce fark rahat rahat anlaşılır. Dolayısıyla Fenerbahçe’nin diğer format ve kalite sorunları zamanla giderilmeye doğru gitme ihtimali olsa da Pereira’nın bu kadar çıkmazı olan Diego’dan verimli bir şekilde yararlanması zor gibi görünüyor.
*27 Ağustos 2015'te Akşam Gazetesi'nde Yayımlanmıştır. 

21 Ağustos 2015 Cuma

HAMZAOĞLU’NUN OYUNCU YÖNETİMİNDEKİ SIKINTILARI!*

Daha 1 yılı bile dolmadan 3 kupa kazanan bir teknik adamın kredisi çok büyük olarak görülebilir, hele de genç ve camianın içinden gelen biriyse. Buna kendisinden önceki teknik direktörün oyuncu grubuyla sorunlu süreci, Akhisar’daki olumlu imajı ve Milli Takım yardımcı antrenörü titri gibi artılar da eklenebilir. Bu ilk bakışta harika bir tablo gibi görünüyor, ancak sıkıntılar birikmeye başladığını görmek zor değil. Sıkıntılar çokça dile getirildiği gibi transferlerde, 11 belirlemede, teknik-taktikte, dizilişte vs gibi konularda olmaktan çok özellikle oyuncu yönetiminde çoğalıyor. Ki üst seviye hedef teknik direktörlerdeki en temel kriterlerden biridir oyuncu yönetimi. Mesela en yakın örnek, Sivasspor karşısında Burak Yılmaz’ın yedek kalmasıyla ilgili maçtan önce farklı, maçtan sonra farklı nedenler saydı Hamzaoğlu. Önce hücum anlayışı ve taktiği gereği, sonra da Burak’ı motive etmek için yedek bıraktığını söyledi. 

Açıklamaları ayrı bir yazı konusu olarak kaladursun yukarıda da belirttiğim gibi asıl sorunlar dizisi oyuncu yönetiminde toplanıyor. Yasin Öztekin, Wesley Sneijder, Emre Çolak ve Burak Yılmaz’ın oyundan çıkışlarında gösterdikleri tepkiler atlanacak göstergeler değildir. Ki Hamzaoğlu ile birlikte oynamaya başlayan Yasin ve tekrar şans bulan Emre’den gelmesi çok şaşırtıcı olmuştu. Rizespor maçında Burak’ın sakat olmasına rağmen sırf oyuncunun ısrarıyla oyuna girmesi ve tekrar sakatlanması bu seviyede görev yapan teknik direktör için büyük eksidir. Sneijder ile yaşadığı süreçler de daha bir ilginç. 

2014 Dünya Kupası sırasındaki yorum yaptığı maçta, en hafif tabirle söylemek gerekirse, talihsiz sözleri Galatasaray’ın başına geçmesiyle çabuk toparlandı ancak Sneijder ile olan ilişki biçimi özellikle Hollandalının oyundan çıktığı zamanlarda sorun oldu. Tıptı Yasin, Emre ve Burak gibi Sneijder de rahat rahat tepkisini gösterdi hocasına karşı! Bu tepkiler elle tutulur bir karşılık görmedikçe de normalleşti. Hatta Bursaspor ile oynanan Süper Kupa finalinde Sneijder ile yine krizin eşiğine gelinde sanki. Oyundan alınmasından hiç memnun olmadığı her halinden belli oyuncusuna elini uzatmak için epey bir çaba harcadı Hamzaoğlu, hatta Sneijder hiç oralı olmayınca da 3-5 adım yanına kadar gidip tebrikine isteksiz bir karşılık aldı.

Lig şampiyonu olmuş, Türkiye Kupası ve Süper Kupayı almış bir takımda bunlar şimdilik çok büyük sorun olmadan çözülebilir ancak sonrası için ciddi işaretler olarak da karşımızda duruyor. Nasıl oluyor da Hamzaoğlu, şans verdiği Emre ve Yasin ya da çok özen gösterdiği Burak ve Sneijder gibi oyuncuların benzer tepkisiyle karşılaşıyor? Bunun en temel sebebi bu oyuncularla yaşadığı “yönetim” sorudur. Ki yaklaşan sıkıntılı geçmesi muhtemel Şampiyonlar Ligi süreciyle ya da Süper Lig’de rakiplerinin biraz arkasında kalmaya başlamasıyla bu tür örnekler çoğalacaktır kaçınılmaz olarak. İşte o zaman da Hamza Hamzaoğlu’nun çözmesi gereken, daha doğrusu çok iyi yönetmesi gereken bir oyuncu grubu olacaktır. Aksi halde 3 kupa hızla unutulmaya başlanacak ve doğrudan kendisi hem de yüksek sesle tartışılmaya başlanacaktır.  
*20 Ağustos 2015'te Akşam Gazetesi'nde Yayımlanmıştır.

3 Nisan 2015 Cuma

Şampiyonlar Ligi’nde son 8!*

Kulüpler düzeyinde dünyanın en önemli organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi’nde sıra geldi son 8’e. Avrupa’nın devleri kupaya bir adım daha yaklaşırken çeyrek finalde birbirinden zorlu eşleşmeler futbolseverleri bekliyor. Hiç şüphesiz ki en dikkat çeken kura geçen yılın finalistlerinin çeyrek finalde yeniden bir araya gelişiydi.

5 ülkeden 8 takımın yer aldığı kura çekiminde, son şampiyon Real Madrid ile finalisti Atletico Madrid eşleşti. Aslında bu eşleşme bize birçok şeyi hatırlatıyor. Neyi mi? Tam kupanın bir ucundan tuttuğuna sevinen Atletico, diğer tarafta futbolun 90 dakika olduğunu hatırlatan Real Madrid… Sergio Ramos’la gelen hayat öpücüğü… Uzatmalara giden maçta Real Madrid 3 gol daha bulup Kupa 1’i kazanan taraf olmuştu. İşte bu eşleşme bize bir kez daha futbol dersi niteliğinde olacaktır. Favorinin olmadığı bir Madrid derbisi bizleri bekliyor. Son maçlara bakıldığında Arda Turan ve takım arkadaşlarının Real’e karşı üstünlüğü göze çarpıyor. Son 6 maçta Atletico Madrid, 4 galibiyet aldı ve hiç yenilmedi ezeli rakibine.

Diğer bir eşleşme ise kupayı 4 kez müzesine götüren Barcelona ile Paris Sent-Germen arasında oldu…
2012-2013 sezonunda çeyrek finalde eşleşen Avrupa’nın iki devi 2 yıl sonra yine aynı arenada birbirlerine rakip oldu… İbrahimoviç’in bir maçlık cezası şüphesiz ki Katalan ekibi için büyük avantaj. Merakla beklenen sorulardan bir tanesi de İbrahimoviç’siz PSG Suarez, Neymar ve Messi üçlüsü karşısında ne kadar dayanabileceği.

Nyon’da belki de en talihsiz çeyrek final eşleşmesi Portekiz futbolunun markası Porto’nundu…
Porto’nun rakibi son yıllarda futbolunun zirvesine çıkan Bayern Münih. Josep Guardiola’nın mükemmelleştirdiği Bavyera ekibinde tek hedef Berlin’deki finalde şampiyon olmak.
Barcelona kariyerinde Şampiyonlar Ligi zaferi yaşayan Guardiola, Bayer Münih ile bu başarıyı göstererek ismini ölümsüzler arasına yazdırmak istiyor.


Çeyrek finale gelirken Borussia Dortmund’u geçen Juventus un rakibi Monaco oldu. İtalyanlar şanlı bir kura çekti gibi gözükse de Devler Ligi’nde küçük takımın kalmadığını hatırlatmakta fazda var. Monaco Fransa Ligi’nde iyi bir performans göstermese de Juventus için ciddi bir rakip. Keza bunu son 16’da Aresnal’ı saf dışı bırakmasıyla gördük. Serie A’da lider durumda bulunan Juventus’ta hedef kupayı 3. kez müzesine götürmek. 
*TRT Spor Digital Dergi Nisan 2015 Sayısında Yayımlanmıştır.

10 Aralık 2014 Çarşamba

PTT 1. LİG’İN SÜPER LİG ADAYLARI*

EMRE AKBABA – ALBİMO ALANYASPOR
Alanyaspor’un PTT 1. Lig’e çıkışında takımın yıldızı oldu. Orta saha oyuncusu olarak 15 gol attı. Sarı kart cezalısı olduğu bir maç dışında 37 maçın tamamında 11 oynadı. Fransa doğumlu ve Antalyaspor’un oyuncusu. 2 sezondur Alanya’da kiralık. Bu sezon da takımının lige iyi başlamasında büyük pay sahibi. Fiziği ve sol ayağı çok iyi. Harika duran top kullanıyor. Tam bir 8 numara, hatta hücumcusu. En temel eksiği olarak görünen ağırlığını atıyor yavaş yavaş. Sezon sonuna kadar Süper Lig için stajını başarıyla tamamlamış olacak gibi.


EMRE KILINÇ - BOLUSPOR
Erman Kılıç’ın Galatasaray’a transferi sırasında adı geçti. Bu transfer haberleri onu biraz olumsuz etkilese de toparladı kendini. Geçen sezon 31 maç oynadı 11 oynadı. Bu sezon Reha Erginer’in takımının başına gelmesiyle seviye atladı. Temposunu ve etkinliğini arttırdı, ilk 9 haftada 5 gol, 4 asistle oynadı. Forvet arkasında ve yanında oynuyor. Yetenekli sol ayağı ve gelişmiş oyun zekası en önemli artıları. 20 yaşında ve bu ligdeki son sezonunu oynuyor olması muhtemel, Süper Lig’e artık net olarak hazır. Hele de fizik kalitesini daha da arttırırsa Süper Lig’de rahatlıkla fark yaratabilir.


DOĞAN ERDOĞAN – SAMSUNSPOR
Kulüpteki ekonomik sorunların forma için fırsat yarattığı gençlerden. Bu şansı da iyi değerlendiriyor şimdilik. Henüz 18’inde ama bu ligin Veli Kavlak’ı oldu çoktan. Hatta topla olan becerisi Beşiktaşlı mevkidaşı abisinden daha da gelişkin olduğunu söylemek abartı sayılmaz. İki ceza sahası arasındaki temposu harika. Pozisyon bilgisi, sakinliği ve oyun olgunluğu yaşının çok üstünde. Topun ortada olduğu ve kimsenin sahip olamadığı “üçüncü haldeki” becerisi ise kariyerine seviye atlattıracak en temel özelliği. Türk futbolunun en özel orta saha oyuncularından biri olabilecek potansiyele fazlasıyla sahip.
*FourFourTwo Dergisi Aralık 2014 Sayısında Yayımlanmıştır.

5 Aralık 2014 Cuma

FUTBOLUN EN GERÇEK ARENASI: ŞAMPİYONLAR LİGİ*


Bu ligde tesadüflere yer yok!
60’ıncı sezonunu geçiren Avrupa’nın 1 numaralı kupasının hikayesi 16 Avrupa ülkesinin lig şampiyonlarının katılımıyla 1955-1956’da başladı. Futbol tarihinin en büyük yıldızlarından Di Stefano’nun Real Madrid’i, Paris’te Fransız Reims’i 4-3 yenerken Parc des Princes’de yaklaşık 38 bin şanslı futbolsever tribünlerden izledi bu tarihi maçı. İlk 5 yıl üst üste Real Madrid’in şampiyonluklarıyla geçilirken, Avrupa’nın kulüpler bazındaki en önemli kupasını Barcelona’dan Bayern Münih’e, Juventus’tan Kızıl Yıldız’a, Hamburg’dan Porto’ya, Manchester United’dan Ajax’a, Milan’dan Liverpool’a kadar 10 farklı ülkeden 22 ayrı takım kazandı. Kupayı en çok müzesine götüren ise 10 kez mutlu sona ulaşan ilk ve son şampiyon Real Madrid oldu. UEFA, 1992 yılıyla birlikte Kupa 1’in adını ve statüsünü Şampiyon Kulüpler Kupası’ndan Şampiyonlar Ligi’ne çevirdi. İşte bu değişiklikle birlikte Avrupa’nın “devler arenası” futbolun zirvesi haline geldi. Marka değeri, kalitesi, rekabeti, seyir zevki daha da artan organizasyon, Avrupa Şampiyonaları, Dünya Kupaları dahil futbol seviyesinin en yüksek mertebesi haline geldi.

Futbolun gerçekleri neyse O’dur!
90’ların ikinci yarısıyla birlikte organizasyonun yapısı oturmaya başladı. Kura çekimlerine, eşleşmelere yani şansa ya da tesadüflere yer kalmayan bir lig haline geldi. Şampiyonlar Ligi’nde sadece futbolun gerçekleri, futbolun değerleri kendine yer bulur. Yani Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası’ndan farklıdır. Misal, Güney Kore Dünya Kupası’nda yarı final oynayabilir ancak bu onun dünyanın en iyi 4 takımından biri olduğunu asla göstermez. Ya da Yunanistan 2004 yazında Avrupa Şampiyonu olurken, bu başarı onun Kıta Avrupası’nın en büyüğü olduğu anlamı taşımaz. Bu yöndeki örnekleri Danimarka, Rusya, Türkiye, Hırvatistan, Uruguay gibi ülkelerle çoğaltabiliriz rahatlıkla. Ama Şampiyonlar Ligi’nde bu tür örnekler yaşanması söz konusu değildir, yaşanmamıştır da. Geçmiş 17-18 yılına baktığımızda tek bir örnek, istisna olarak gösterilebilecek tek bir takım ve ya başarı yoktur. Yarı finalistler gerçekten Avrupa’nın en iyileri olmuştur, keza finalistler ve ne kalmış ki şampiyonlar! Yani en uç örneklerden biri olarak gösterilebilecek Dinamo Kiev, 1999’da yarı final oynarken teknik direktörü bir efsane olan Valeriy Lobanovskyi’ydi, sahada ise Sergiy Rebrov ve elbette ki Andriy Shevchenko gibi süper yıldız adayları vardı. Ya da bir yıl önce UEFA Kupası’nı alan Porto, 2004’te Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken, takımın başında “özel biri” vardı: Jose Mourinho… Yani dememiz odur ki, gerçek futbol gücünüz neyse, kaliteniz hangi seviyedeyse, yıldızlarınızın kapasitesi hangi boyuttaysa Şampiyonlar Ligi’nde o sıralamada ya da turda kendinize yer bulursunuz. Asla daha fazlasını değil, futbol gerçekleriniz neyse O’dur!

Türk takımlarının 3 çeyrek finali var!

1988-1989 sezonunda Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Galatasaray’ın oynadığı yarı final Türk futbol tarihinin en büyük başarısıydı, ta ki 2000 yılındaki UEFA Kupası zaferine kadar. İki sezon önce Fenerbahçe’nin UEFA Avrupa Ligi’ndeki yarı finali de bu büyük başarılar arasında sayılabilir. Şampiyonlar Ligi’ne baktığımızda ise Türk takımlarını 3 kez çeyrek finalde görüyoruz. İlki UEFA ve Süper Kupa zaferlerin devamı sayılabilecek dönemde, 2000-2001 sezonunda Galatasaray’la geldi. Sonraki çeyrek finalist 2008’de Zico’nun Fenerbahçesi oldu. Türk takımlarının son kez çeyrek finale çıktığı sezon ise 2012-2013’tü. Galatasaray, Jose Mourinho yönetimindeki Cristiano Ronaldolu, Mesut Özilli, Angel di Marialı, Xabi Alonsolu Real Madrid’i İstanbul’daki unutulmaz rövanşta elinden kaçırdı ve yarı finalin kapısından döndü. İçinde bulunduğumuz sezonda ise tek temsilcimizin yer aldığı Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray, Borussia Dortmund, Arsenal ve Anderlecht’in gerisinde kalırken grupların ötesine geçmeyi başaramadı. 
*TRT Spor Digital Dergi Aralık 2014 Sayısında Yayımlanmıştır.

12 Ekim 2014 Pazar

Şampiyonlar Ligi 2014-2015 Sezon Rehberi: LUDOGORETS RAZGARD*

Geçen sezon: A PFG Şampiyon En golcü (tüm kulvarlarda) Roman Bezjak (20) Şampiyonlar Ligi Plaş-Off Turu (UEFA Avrupa Ligi Üçüncü Tur)

1945’ten beri Bulgaristan ikinci ligi olan B PFG’nin ötesine geçemeyen Ludogorets’in tarihi 2010’da işadamı Kiril Domusçiev’in kulübü satın almasıyla değişti. CSKA Sofya’da da yöneticilik deneyimi olan Domusçiev, Sportif direktör olarak kardeşi Georgi Domusçiev’i getirdi. Takım hemen A Grubu’na yükseldi ve Bulgar futbol tarihini değiştirmeye başladı. En üst ligdeki daha ilk yılında şampiyon oldu. Levski, CSKA, Slavya gibi Sofya devlerini geride bırakan Ludogorets sonraki 2 sezonda da şampiyon oldu ve müthiş bir hikayeye imza attı. İlk iki yıl Avrupa kupalarında pek bir varlık gösteremeyen Ludogorets, geçen sezon UEFA Avrupa Ligi’nde 3. Tura kadar yükselirken, gruplarda PSV, ikinci turda da Lazio’yu eledi. 30 bin kişilik bir şehrin takımı olan Ludogorets, kelime anlamını da bölgeden alıyor: Deliormanlılar. Maskotu kartal olan yeşiller Deliormanlı Kartallar olarak anılır. 

TAKTİKSEL PLAN
Hücumcu bir takım olduğunu Şampiyonlar Ligi’ndeki ilk maçında gösterdi. Anfield’da Liverpool karşısına santrfor Roman Bezjak, arkasında Marcelinho, ön kenarlarda da ofansif kanatlar Virgil Misidjan ve Mihail Aleksandrov ile çıktı Dermençiev. Merkezdeki ikili Abel ve Dyakov da topla iyi oyuncular. Topu alır almaz atağı düşünen bir takım. Tartışmalı bir penaltıyla son dakikada kaybettiler Liverpool’a belki ama gruba renk katacağı ortada.   

YILDIZ ADAYI: VİRGİL MİSİDJAN
Lakabı ve formasında yazan Vura. 21 yaşında, geçen sezon geldi ve 40’ın üstünde maç oynadı. Ufak tefek ama başa bela olan kanat forvetlerden. Çabuk ve çok zorlayıcı. Skora katkısı fazla, 12 gol 7 asistle tamamladı geçen yılı. Bulgaristan’da fazla kalıcı değil.   

PATRON: GEORGİ DERMENÇİEV
Ludogorets hikayesinin temel taşlarından. Önce İvaylo Petev, daha sonra da Stoyço Stoev’in yardımcılığını yaptı. Yani takımdaki 4’üncü yılı. Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda Partizan karşısında alınan beraberlikten sonra Stoev ile yollar ayrıldı ve takımın başına geldi. Kulübün akili ve futbol aklıydı, şimdi dümenin başında.

KİLİT OYUNCU: MARCELİNHO
Ludogorets’in Alex de Souza’sı desek önemi anlaşılır sanırız. Gelen 3 şampiyonlukta da başrolü oynadı. 3 yılda gelen giden epey transfere rağmen takımın lideri olarak yerinde kaldı. Taraftarın sevgilisi olduğunu söylemeye gerek yok. Genelde forvet arkasında serbest, bazen de ikinci olarak oynuyor. Tam bir Brezilyalı. Yetenekli, çalımcı ve top çok yakışıyor. 10’ün üzerinde gol, bir o kadar da asist ortalaması olur. 30’unda ve kariyerinin zirvesinde.
*FourFourTwo Dergisi Ekim 2014 Sayısı Şampiyonlar Ligi Rehberinde Yayımlanmıştır.